26 Eylül 2015

Franz Kafka - Dava


Bir kitaba başlarken, bazı yazarlar bir giriş paragrafı ve ya bölümü ile başlıyor.  Anlatacağı kurmaca dünya ve çevresini betimleyen kısa ve ya uzun bir bölüm vardır bir çok romanın girişinde. Ancak Kafka’da bu girişleri göremezsiniz. Örneğin Dönüşüm’ün ilk cümlesini bilmeyen yoktur: “Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” Gregor Samsa’nın kitabın sonuna kadar devam eden huzursuz düşlerini, dev bir böceğe dönüşmesini, adeta kitabın tamamını bu ilk cümlede bulabilirsiniz.



Dava’da da benzer bir giriş cümlesi görüyoruz: “Biri Josef K.’ya iftira etmiş olmalıydı, çünkü kötü bir şey yapmamış olmasına karşın bir sabah tutuklandı.” (s. 19) Kitap boyunca devam eden farklı bir tutuklanma halini görüyoruz. İddia edilen suç nedir ve kim şikayet etmiş K’.yı hiç bir zaman öğrenemedik. Bunun sonucu ilk cümledeki, birinin ona iftira etmiş olması tahmini elimizdeki tek ipucu. Tabii yine buradan kötü bir şey yapmadığını da öğreniyoruz.

Samsa “bir sabah kendisini dev bir böceğe dönüşmüş bulurken”, K.’da “bir sabah tutuklanmıştı”.

40 yaşında veremden ölen Kafka, geride sayıca çok fazla eser bırakmamıştı. Hatta yazdıklarını, taslaklar, günlükler ve mektuplar dahil yakılmasını vasiyet etmişti. Ancak arkadaşı Max Brod, bu isteye uymamıştı. (1) Tabii eğer uymuş olsaydı Kafka ile ilgili bir çok bilgiye günümüzde sahip olamayacaktık.

Albert Camus, 1946 yılında Combat gazetesi için kaleme aldığı “Ne Kurban Ne de Cellat” adlı denemesinde 20. yüzyılın “korkunun çağı” olduğundan bahseder. Kafka’nın eserlerinin tümünde kavramlaştırdığı konu, Camus’nün sözünü ettiği “korku”dan başka bir şey değildir. Bunu Kafka’nın öykü ve romanlarında da görebiliriz. Hatta Kafka Milena’ya yazdığı mektuplardan birinde “... ve ayrıca benim özüm, korkudan başka bir şey değil.” diyor. (Ahmet Cemal, kitabın başındaki “Kafka, Dava ve gerçeklik” kısmından, s. 12-14)

Dava’da da bu korkuyu çok defa görüyoruz. İnsanlar mahkemeden, davaları olmaktan çok korkuyorlar. Kimse suçum yok, neden korkayım demiyor. Başta K. da korkmasa da sonlara doğru o da korkunun esiri olur. K. da sonlara doğru artık çok fazla korkmaya başladığını da kabul ediyor: “Bu görevlerin çoğunu K., fazlaca bir güçlükle karşılaşmaksızın geri çevirebilirdi, ama bunu yapmaya cesaret edemiyordu, çünkü korkmakta biraz olsun haklıysa eğer, o zaman görevin kabul edilmemesi korkusunu itiraf etme anlamına gelecekti.” (s. 214)

Sadece korku kavram olarak değil, “korku” kelimesi de çok yerde geçiyor kitapta. Kitapta “korku” ve “korkmak” sözlerinden türetilen tam 66 kelime geçiyor. Bu kadar kelimeyi okuduktan sonra tabii K.’nın korkusunu anlamak mümkün. Ayrıca son bölümde katedralin içinde karanlıkta bir ortaya çıkıp, bir kaybolan kişiler kısmı da okuyana bir korku hissi aşılıyor. Hatta ilk önce rahip bir hayalet midir diye düşünebilirsiniz. Katedralin içi o kadar karanlık ki, K. rahip ile konuşmasını bitirdikten sonra nasıl çıkacağını rahibe soruyor. O da karanlıkta nasıl kapıyı bulacağını ona tarif ediyor.

Josef K.’nın büyük ihtimalle bir iftira sonucu tutuklandığını ilk cümleden öğrendik ancak bu tutuklama, bu dava ve bu mahkeme bizim bildiğimiz tutuklama, dava ve mahkemelerden değildir. Her şey çok farklıdır. Bunu tutuklandığını öğrendiği görevlilerin sözlerinden şöyle öğreniyoruz:

“Ayrıca size davalı olduğunuzu da söyleyemem, daha doğrusu, davalı olup olmadığınızı bilmiyorum. Tutuklandınız, bu doğru, ama bundan fazlasını bilmiyorum.” (s. 30)

Ancak mahkeme aynı zamanda da “insaflıydı”. K’ya tutuklanmasına rağmen işe gidebilmesine izin veriyor, hatta yargıç karşısına çıkacağı günleri bile işleri aksamayacağı günlere belirliyordu.

“Soruşturma günü olarak pazarın saptanması, K.’nın işini aksatmamak içindi.” (s. 51)

K.’nın davası o kadar her şeyiyle farklı ve alışılmadık ki, okuyan ilk önce bunun bir rüya, daha sonra bir hayal olduğunu düşünecektir. K. tutuklanmıştır ancak işe gitmekte ve günlük yaşamına devam etmekte serbesttir. Mahkeme bir apartmanın beşinci katındadır. İlk soruşturmaya gittiğinde K.’ya kapıyı ev işlerini gören bir kadın açmış ve salona giriş de o kadının evinin oturma odasında geçiyor. K. ilk soruşturmada konuşmasını yaparak çekip gidiyor. Ancak kimse onu durdurmuyor.

Bunlar dışında kendisini kimin dava ettiğini, suçlamaların ne olduğunu ve davasının nasıl yürüdüğünü hiç bir zaman öğrenemiyor. Tabii bildikleri bir şey olmadan da dilekçeler yazmaya kalkıyor ve savunmaya yapmaya çalışıyorlardı. Ancak mahkemelerin de acelesi yoktu. Bu ilginç mahkeme ve davalarla ilgili şu bilgileri veriyor bize Kafka:

“K., davanın halka açık olmadığını gözden kaçırmamalıydı, mahkeme gerekli gördüğünde halka açık olabilirdi, fakat yasa böyle bir açıklığı öngörmemişti. Bunun sonucu olarak mahkemenin yazıları, özellikle de iddianame davalıya ve onu savunanlara kapalıydı, ...” (s. 127)

“avukatlar başka hiçbir mahkemede burada oldukları kadar gerekli değildiler. Çünkü dava genelde yalnızca halktan değil, ama davalıdan da gizliydi.” (s. 128)

“Mahkeme belgeleri davalıya da kapalıydı... İşte savunma makamı olaya bu noktada giriyordu. Avukatların sorgulamalarda hazır bulunmalarına genelde izin yoktu, bu nedenle onlar sorgulamaların ardından ve olabildiğince daha sorgu yargıcının kapısının önünde davalılardan sorgulamaya ilişkin bilgi almak, bu saydamlıktan yoksun raporlardan da savunma için işe yarayabilecek bir şeyler çıkarmak zorundaydılar.” (s. 128)

K.’nın davası, iftira edenin bilinmemesi ve suçlamaların ne olduğunun belirsizliği, bana Alexandre Dumas’nın Monte Kristo Kontu romanını hatırlattı. Edmond Dantes de iftiranın kimden geldiğini ve neden iftiraya uğradığını bilmeden, duruşmaya bile çıkarılmadan ömür boyu hapse çarptırılmıştı. K.’dan farklı Dantes bir hapishaneye kapatılıyor. K. ise işe gidip gelmekte özgür olsa da zamanla davası çok fazla aklını meşgul ediyor. Tüccar Block da 5 yılda işini gücünü bırakarak tüm zamanını davasına ayırmıştı. İşleri bile küçülmüştü. O zaman hapishanede olan Dantes mi, dışarıda olan ve sürekli davasını düşünen K. mı daha özgürdü?

Bu arada dava ve mahkemeler insanları da değiştiriyor. Sadece zamanlarını almıyor, onları korkudan iki büklüm de yapıyor. Hatta Tüccar Block’da gördüğümüz gibi avukatına köpek gibi bağımlı hale de getiriyor. K. da mahkemeye ilk girişinde dik başla ve korkusuz girerken, oradaki kötü hava sonucu iki büklüm hatta sürünerek, başkalarından yardım alarak çıkıyor. O zaman koridordaki insanların halini bir nebze anlıyor.

“Burada biraz oturmak istemez misiniz?” diye sordu Bilgiverici, artık koridora çıkmışlardı ve K.’nın daha önce konuştuğu davalının tam önündeydiler. K., ondan neredeyse utanıyordu, daha önce adamın önünde dimdik durmuştu, şimdi ise iki kişi onu desteklemek zorundaydılar, şapkasını Bilgiverici parmaklarının ucunda sallayıp duruyordu, saçları bozulmuş, terli alnına sarkmıştı. Ama davalı bütün bunların hiç ayırdına varmıyor gibiydi, onun üzerinden bakan Bilgiverici’nin önünde boynunu bükmüş duruyordu ve yalnızca orada bulunuşunu bağışlatmak çabasındaydı.” (s. 92 – 93)

K. bir gün işten ayrılmadan önce uğradığı sandık odasında kendisine tutuklandığını bildiren nöbetçilerin bir dayakçı tarafından cezalandırıldığına şahit olur. Ancak bir sonraki gün aynı manzarayı bir daha görür. Burada ilk akla gelen K. acaba hayal mi görüyor olacaktır.

“Eve giderken yine sandık odasının önünden geçtiğinde, sanki alışkanlıkla yaparmış gibi odanın kapısını açtı. Beklediği karanlığın yerine, gördükleri karşısında ne düşüneceğini şaşırdı. Her şey, bir akşam önce kapıyı açtığında nasıl idiyse, yine öyleydi. Eşiğin hemen ardındaki basılı belgeler ve mürekkep şişeleri, elinde değneği ile dayakçı, raftaki mum; nöbetçiler yakınıp bağırmaya başladılar: “Bayım!” K., hemen kapıyı çarparak kapadı...” (s. 101)

Mahkeme o kadar bilinmez bir yer ve her şey o kadar belirsiz ki, Thomas More’un Utopia’da çok az yasa olması ve avukata ihtiyaç duyulmamasını, yani K.’nın davasının tam karşıtlığını hatırlatıyor. “Bir insanın, ya okumayacağı kadar çok, ya da anlayamayacağı kadar şaşırtıcı ve karanlık yasalarla bağlanmasını, hak ve adalete aykırı bulur Utopia'lılar. Bundan başka, hukuk işlerini kurnazca ele alan, hilelere başvurarak tartışan avukatların, noterlerin, davavekillerinin yeri yoktur Utopia'da. Herkesin kendi davasını savunmasını, avukatın söyleyeceklerini doğrudan doğruya yargıca söylemesini daha doğru bulurlar. Yargıç, hiçbir avukattan yalan söylemeyi öğrenmemiş bu adamların sözlerini aklıyla tartar; safları, düzenbazların kötü niyetli ve kurnazca dolaplarından korur.” (2)

“Hemen her çatı katında mahkeme kalemleri vardır,...” (s. 178) diyor K.’nın tavsiye, danışma ve yardım için gittiği ressam. Davası başlayalı K. çok kişiden yardım bekler olmuştu. İlk kişi mübaşirin karısı, sonra avukatın hizmetçisi kız, ressam ve diğerleri. Hatta tüccar Block’u bile onun 5 yıllık tecrübesinden yararlanırım diye can kulağı ile dinlemişti.

Josef K.’nin ilginç davası, avukatlar ve mahkeme ile ilgili ilginç bir kaç ayrıntı ise şöyle:

“...kimi zaman davanın, artık avukatın izlemesine izin verilmeyen bir yöne saptığı olurdu. Dava, davalı ve her şey avukatın elinden alınırdı;...” (s. 135)

“...mahkeme bir kez olsun hakkını savunmayı bilen bir davalıyla karşılaşmalıydı.” (s. 140)

“Mahkeme, inancından asla döndürülemez. Burada bir tuvale yan yana bütün yargıçların resmini yapsam ve siz de kendinizi bu tuvalin önünde savunsanız, gerçek bir mahkeme önündekine oranla daha çok şansınız olur.” (s. 163)

“Mahkemenin kesinleşen kararları yayınlanmaz, bu kararlar yargıçlara bile açık değildir, bunun sonucu olarak eski davalardan geriye yalnızca söylenceler kalmıştır.” (s. 167 – 168)

Dava ve mahkemeler ile ilgili bu ve diğer açıklamalardan sonra bu olsa olsa “adalet sisteminin bir distopyasıdır” düşüncesi hakim olmaya başlıyor. Tabii “Anlamsız bir korku!” (s. 212) da kitabın sonlarına doğru daha da artmıştır. Ayrıca K.’nın ilk duruşmada yargıç ve salonda oturanları bir örgüt olarak suçlamasını da unutmamak lazım.

K.’nın avukattan vekaletini almaya gittiği gün karşılaştığı tüccar Block ise beş yıldır davası ile uğraşıyor. Davasında çok mesafe aldığını zannettiği bir sırada şunu öğreniyoruz: “Davasının henüz hiç başlamadığı, davanın başlaması için henüz gonga bile vurulmadığı ona söylenseydi, ne derdi acaba.’” (s. 211)

Dava başlamadan, davacı bilinmeden, suçlamalar yokken K. ve diğerleri korkarak koşturuyor. “Dava” bizim yaşamımızsa, biz gelecek endişesi, daha olmamış şeylerden, olabilecek şeylerden, ihtimallerden korkarak çılgın, saçma şeyler yapabiliyoruz. Tıpkı K. gibi. İşini bırakıp “boş” dava için koşturuyor. Tüccar da artık birilerinin köpeği olmuştur bile.

Papazın anlattığı hikayede taşralı bir adamın yasaya girmesini engelleyen bekçi tarif edilirken, “kürk paltolu bekçi” ifadesi kullanılıyor. Adamın oraya girmesine engel olan bekçi aslında o adama hizmet etmek ve onu içeri almak için oradadır ve o kapı da sadece o adam için açıktır. Ancak bekçi ya bunu anlamıyor ya da görevini kötüye kullanıyor. Ya da kendisini o adamdan üstün görüyor. Halbuki adam istediği an gidebilir, bekçi ise orada beklemeye mahkumdur.

K.’nın davası olsa olsa Kafka’nın kitabında olabilir diye düşünebilirsiniz. Aslında gerçek hayatta benzer durumlar çok yaşanıyordur. Sadece toplum artık bu tür garipliklere alışmış ve hoş görmeye başlamış olabilir. Ya da bu tür olaylar artık korkudan normal görülüyor.

Bunlar Kafka’nın Dava’sını okurken bana düşündürttükleri. Eminim herkes okurken farklı düşlere dalacak, bu düşlerde kendi hayatındaki gerçekleri bulabilecektir.

“O sırada, asıl hizmet yıllarını kentin daha seçkin semtlerinde tamamlamış olan bir gramofon, avaz avaz çalmaya başladı.” (s. 54)

Franz Kafka
Dava
Almanca aslında çeviren: Ahmet Cemal
Can Yayınları
14. Basım
2011
244 sayfa

Kaynakça:
1 – Cavanşir Gadimov, “100. yılında Kafka’nın Dönüşüm’ü üzerine”, Erişim adresi: https://benimhaber.wordpress.com/2015/08/19/100-yilinda-kafkanin-donusumu-uzerine/
2 – Thomas More, Utopia, Çevirenler: Vedat Günyol, Sabahattin Eyuboğlu, Mina Urgan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2010.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder