24 Mayıs 2017

Anthony Burgess - Otomatik Portakal

Anthony Burgess’in 1962 yılında yayımlanan “Otomatik Portakal” başlıklı romanı, çok uzak olmayan bir gelecekte İngiliz toplumunda geçiyor. Bir distopya roman olan eserde uyuşturucu kullanımı, gençlerin sırf eğlence olsun diye şiddete başvurması, toplumun yozlaşması konu ediliyor. Bir yandan da yeni geliştirilen bir deneyle şiddete başvuran suçluların “iyileştirilmesi” var. Ancak bu iyileştirme sırasında insanlar artık birey olmaktan çıkıyor, otomatik bir makine haline geliyorlar.

Burgess’in en iyi eseri olarak görülen bu roman bana göre çok etkili bir roman. Ancak özellikle kitabın başındaki şiddet ve tecavüz sahneleri beni bir okur olarak olumsuz etkiledi. Bundan dolayı bahsettiğim kısımlardan olumsuz etkilenecek kişileri uyarmak isterim.

Romanın konusu kısaca şöyle: Alex, 15 yaşında bir gençtir. İşlediği suçlardan dolayı daha önce gençler için olan ıslah evine girip çıkmıştır. Ancak bu onu durdurmuyor. Dört kişilik bir çetenin üyesidir. Akşamları hep birlikte takılıyor, ilk önce bir bara giderek “katkılı süt” (uyuşturucu katılan süt) içiyor. Daha sonra da “eğlenceye” başlıyorlar. Bu çetenin eğlencesi ise sokakta ihtiyarları dövmek, mağaza soymak, şiddet, darp ve tecavüzdür.

Kitabın başlarındaki şiddet ve tecavüz olaylarının tasviri okuru rahatsız edecek türdendir.  Zaten yazarın anlattığı distopya toplumda olağan şeylerdir. Geceleri insanlar dışarı çıkmaktan korkuyor. Bunu Alex’in anne ve babası oğluna açıkça itiraf ediyor. Alex ve çetesinin dövdüğü bir ihtiyar ise böyle çürümüş bir toplumda, dünyada yaşamaktansa ölmeyi tercih edeceğini söyleyerek kendisini öldürmeleri istiyor. İşte Alex ve arkadaşları böyle bir toplumda yaşıyor, uyuşturucu kullanıyor ve bunun etkisiyle de yaptıkları her türlü şiddet ve tecavüz olaylarını sadece birer eğlence olarak görüyorlar.

Romanda hikâyeyi okura Alex’in kendisi anlatıyor. Sık sık da kendisinin anlatıcı olduğunu hatırlatır. Kullandığı dil ise argo bir dildir. Örneğin yumruklamak yerine “zumzuklamak” der, ihtiyar yerine “moruk” kelimesini kullanır ve sair. Kitaptan yapılan doğrudan alıntılarda Alex’in argo konuşması ve anlatım şeklinin daha fazla örneği yer alıyor.

Bu distopya dünyadaki İngiliz toplumuyla ilgili çok az bilgi veriyor yazar. Anlatıcı olan ve yine romanın ana karakteri olan Alex, okura şiddetin kol gezdiği ve her köşe başında vandalizmin izlerini gördüğümüz sokaklar ve binaları anlatıyor. Ayrıca kanuna göre çocuk ya da hamile ya da hasta olmayan herkesin çalışmaya gitmesi gerektiği bilgisini veriyor. Toplumdaki şiddet vakaları ise gazete haberlerine sık sık yansıyan sıradan olaylardı.

“Gazetede her zamanki gibi ölçüsüz şiddet vakalarından ve banka soygunlarından ve grevlerden ve ücretleri artırılmazsa, gelecek cumartesi maça çıkmayacakları tehdidini savurarak herkese korkudan felç geçirten şerefsiz futbolcu Iavuklardan bahsediliyordu. Ayrıca uzay yolculukları sürüyordu ve stereo TV ekranları iyice büyümüştü ve konserve çorbaların etiketlerini getirene beleş sabun tozu paketleri veriliyordu.” (s. 36)

Özellikle şiddete başvuran kişi, grup ve çetelerin gençlerden oluştuğunu görüyoruz. Bu aile içi olaylara da yansıyor. Alex’e anne ve babası söz geçiremiyor. Ancak Alex’in dikkat çeken en ilginç özelliği kullandığı uyuşturucu ve zevk aldığı şiddetten çok farklı olarak bir de klasik müzik hayranıdır. Özellikle Beethoven’in 9. Senfoni’sini çok seviyor.

Gençlerle ilgili sorun bilinen bir şeydir. Alex’in danışmanı da bunu söylüyor, ancak problemi çözmek için asırlardır yapılan incelemelerin bir sonuç vermediğini de belirtiyor. Alex de kendi durumunun farkındadır ve bir gün yakalanacağını biliyor. Buna rağmen pek bir umursamaz bir hali var ve şöyle diyor: “Tamam, kabahat işlediğim oluyordu, soygun ve darp ve usturayla adam kesmek ve tecavüz filan gibi... Enselenirsem, eh, ne yapalım yani, hem ülkedeki herkes benim gibi değildi ki ey küçük kardeşlerim.” (s. 35)

Hatta gençliğin verdiği enerjiyle niye kendisinin yaptığı kötülüklere karışıldığını, kendisinin başkalarının iyiliklerine karışmadığını söyleyerek ileri geri konuluyor.

“İyiliğin sebebini aradıkları yok, öyleyse niye tersini merak ediyorlar ki? Madem kimileri iyi insan olmayı seçiyor madem bundan haz alıyorlar onlara hayatta karışmam, kimse de bana karışmasın. Ama bana karışıyorlardı.” (s. 35)

Alex sadece 15 yaşında ve artık hayatta her şeyi yaptığını söylüyor. Yaptığı bütün suçlardan sonra bir gün yakalanacağını biliyor, ancak pek umursamıyordu. Ta ki, en sonunda suçüstü yakalanana kadar. Yakalanması ise “kanka” dediği kişilerin ona ihanet etmesi sonucudur. İlk tokadı onlardan yer, sonra polislerden dayak yer ve en sonunda suçlu bulunarak ve özgürlüğü elinden alınarak en büyük darbeyi alır.

“Suçlu bulundum ve On Dört Sene denince, anam ühü ühü ühü oldu, ey kardeşlerim. İşte şimdi buradaydım, Staja 84F’ye sille tokat tıkılmamdan beri tam iki sene geçmişti, son kodes modasına göre giyinmiştim, yani bok rengi, tek parça bir takım elbise giymiştim ve göğsümde, kalbimin hemen üstünde ve bir de sırtımda numara vardı, bu yüzden, gidip gelirken artık küçük kankanız Alex değil de 6655321’dim.” (s. 67)

Roman üç bölümden oluşuyor. Birinci bölüm Alex’in hapishaneye girmeden önceki yaşamı, işlediği suçlar ve yaşadığı toplumu anlatıyor. İkinci bölümde hapishanede geçen olaylar ve burada Alex’in erken çıkabilmesi için kabul ettiği yeni şiddet tedavisi yöntemi. Üçüncü ve son bölümde Alex’in erken salıverilmesinden sonra başından geçenler anlatılıyor.

BİREYDEKİ ŞİDDET EĞİLİMİNİ YOK EDEN YÖNTEM: LUDOVİCO TEKNİĞİ

Alex hapishanedeyken mahkûmlar üzerinde denenen Ludovico Tekniği diye bir deneyi duyar. Buna göre yeni geliştirilen bu yöntemle şiddete meyilli olan bireyler bu teknikle tamamen “iyileşiyorlar”. Alex de artık hapishaneden bunalmıştır ve çıkmak istiyor. Bunu da son şansı olarak görüyor. Bir gün hapishaneye gelen İçişleri Bakanı, bu yeni yöntemi uygulamaya başlayacaklarını söyler. Aslında suçluların iyileşmesini pek umursamıyor hükümet. Asıl gerekçeyi şöyle açıklıyor:

“Devlet artık modası geçmiş penolojik yöntemlerle uğraşamaz. Suçluları bir araya tıkınca ne oluyor görüyorsunuz. Suçlar artıyor cezanın ortasında suç işleniyor. Yakında bu hapishanelerimizi siyasi suçlularla doldurmak zorunda kalabiliriz.” (s. 81)

İşte Alex bu tekniğin ilk gönüllü deneği olur. İlk başta her şey iyi başlar. Ancak daha sonra bu teknik ona işkenceye dönüşür. Bittiğinde de artık şiddetti kaldıramayan biri olur. Ancak yönetim yan etkileri de var. Sevdiği müziklere de artık katlanamaz olmuştur. Deney sırasında ona iki hafta boyunca şiddet görüntüleri izletilir. O kadar ki artık şiddete yönelmeye kalkışırsa, hatta düşünürse bile kendini çok kötü hissediyor ve acı çekiyor. Acı çekmemesinin tek yolu ise artık kendisi dövülse, şiddete maruz kalsa bile kesinlikle şiddetten uzak durmaktır.

SEÇİM YAPAMAYAN BİREY VE “OTOMATİK PORTAKAL”


Alex, iki haftalık deneyden sonra tamamen şiddeti sevmeyen bir birey olarak hapishaneden çıkar. Çıkarken ise hükümet basını davet eder, yeni yöntemi tanıtır, Alex’in resimleri gazetelerde çıkar. Ancak muhalif çevreler de bu sefer hükümeti eleştirirler. Uygulanan yöntemin seçim yapamayan bir birey ortaya çıkardığını söylerler. Hatta “Seçim yapamayan biri insanlıktan çıkar.” (s. 137) şeklinde eleştirirler.

Aslında Alex bu deneyi kabul ederken şöyle düşünüyor: İstedikleri deneye katılırım, dışarı çıkarım ve daha sonra bildiğim işlere, soygunlara, şiddete devam ederim. Bu sefer çok daha dikkatli davranıp, yakalanmamayı planlar. Ancak Ludovico Tekniği sonrası bu imkânsızdır. Aslında Alex “iyi” olmamıştır, iyi olmaya zorlanmıştır, başka bir seçeneği yoktur, çünkü iyi olmazsa acı çekecektir. İyi olmak kendi seçimi değil, acıdan korkması sonucu sunulan tek seçenektir.

İşte kitabın ismi olan “Otomatik Portakal” da buradan geliyor. Çünkü hükümet bu yöntemlerle insanları otomatik makine gibi çalışan bir meyveye dönüştürmeye çalışıyor. Otomatik Portakal aynı zamanda Alex ve çetesinin kurbanı olan bir yazarın kitabının ismidir. Alex kitabın konusunu anlamaya çalışırken şunları söylüyor: “Ama galiba bugünlerde bütün insanların -sizlerin, benim ve o herifin- makinelere dönüştürüldüğünü ve aslında daha çok, meyve gibi doğal bir şey olduğumuzu anlatıyordu.” (s. 139)

Kitabın ismine ve konusuna yazar Anthony Burgess de açıklama getiriyor. Kitabın arka kapağında yer alan açıklamada Burgess şöyle diyor: “Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum...”

Anthony Burgess
Otomatik Portakal
Örgün adı: A Clockwork Orange
Çev: Dost Körpe
15. Basım
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
İstanbul
2013
168 sayfa.

10 yorum:

  1. Bu kitapla çok karşılaştım.Ama bir türlü okuyamadım.Yine karşıma çıktı.Yoksa okuma zamanı mı geldi diye düşünmedim değil.Emeğinize sağlık...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Demek ki okuma zamanı gelmiş. Teşekkürler.

      Sil
  2. Bende bu kitabı çok yakın bir zaman da okudum :) Çok etkilenmiştim. İyi ki okumuşum dediklerimden :)

    YanıtlaSil
  3. çok etkileyici bir kitaptı gerçekten... bu tarz kitapları ara ara okumak gerek diye düşündüm yorumunuzdan sonra..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dünya ve Çağdaş klasikleri ara ara okumak lazım. Teşekkürler.

      Sil
  4. Merhaba! Blogunuzu yeni kesfettim :) deneyimlerinizi ve tavsiyelerinizi hemen değerlendiricem :) Bende bekliyorum muhakkak:) )https://lavvienrose.blogspot.com.tr/

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hoş bulduk. Teşekkür ederim. Ben de size iadeyi ziyarette bulundum.

      Sil
  5. Konusu çok dikkatimi çekti, not aldım tatilde mutlaka okuyacağım :)) Emeğinize sağlık, sevgiler...

    YanıtlaSil