21 Mart 2017

Edward W. Said - Şarkiyatçılık (Batı’nın Şark Anlayışları)

Edward W. Said - Şarkiyatçılık (Oryantalizm) kitabını iki şekilde okumak mümkün. Birincisi Batı’nın imgesel bir Şark tasviri ve çalışma alanının bir söylem analizi olarak, yani Şarkiyatçı çalışmaların nasıl bir Şark oluşturduğu ile ilgili bir çalışma olarak. İkincisi ise beşeri bilimlerde var olan kalıplar, şablonlar ve klişelerden uzak durarak eleştirel bir çalışma örneği olarak görebiliriz.

Edward W. Said, Şarkiyatçılık’ın 1995 baskısına yazdığı sonsözde kitabının farklı şekillerde anlaşıldığı ve algılandığı üzerinde duruyor. Ancak ortaya koyduğu çalışmanın aynı zamanda şöyle olduğunu söylüyor: “Sanırım bir kitap olarak Şarkiyatçılık da bunu ortaya koyuyordur - özellikle de, beşeri bilimlere özgü incelemelerden düşünce üzerindeki baskıcı sınırların ötesine geçmeyi, tahakkümcü olmayan, özcü olmayan bir bilgi çeşidine varmayı ideal edinmiş bir arayış olarak söz edişiyle.” (s. 351)

Bu yazıda çok kısa bir özet olarak Edward Said’in Şarkiyatçılık ismini verdiği kitabında neyi anlatmaya çalıştığı, nelerin üzerinde durduğu, neleri ve hangi örneklerle açıklamaya çalıştığını özetlemeye çalıştım. Bazen sadece kitaptan önemli yerleri doğrudan alıntılar olarak aktarırken, bazen de birkaç sayfayı birkaç cümleyle sadece neden bahsettiğine değinerek geçtim.

Edward Said, kitabın girişinde Şark’ın ne olduğu, savunduğu durumun neler olduğunu okura açıklamaya çalışıyor. En başta “Şark nedir?” sorusuna kısa ve öz olarak Batı’nın karşısındaki “Öteki” olduğunu söylüyor.

“Şark, Avrupa'nın sadece komşusu değildir; Avrupa'nın en büyük, en zengin, en eski sömürgelerinin mekânı, uygarlıkları ile dillerinin kaynağı, kültürel rakibi, en derin, en sık yinelenen Öteki imgelerinden biridir.” (s. 11)

“Okur, "Şarkiyatçılık" derken, birbirine bağlı olduğunu düşündüğüm birkaç şeyi birden kastettiğimi anlayacaktır. Şarkiyatçılık, en kolay kabul gören nitelemeye göre, akademik bir şeydir; bu etiket birtakım akademik kuruluşlarda hala kullanılıyor. İster özel ister genel yönleriyle uğraşsın -antropolog, sosyolog, tarihçi ya da filolog olması fark etmez- Şark hakkında yazan, ders veren ya da Şark'ı araştıran kişi Şarkiyatçıdır, yaptığı iş de Şarkiyatçılıktır.” (s. 12)

“Savım şu: Şarkiyatçılık bir söylem olarak incelenmedikçe, Aydınlanma sonrasında Avrupa kültürünün Şark'ı siyasal, sosyolojik, askeri, ideolojik, bilimsel, imgesel olarak çekip çevirebilmesini -hatta üretebilmesini- sağlayan o müthiş sistemli disiplinin anlaşılması olanaksızdır. Dahası, Şarkiyatçılığın öylesine yetkin bir konumu vardı ki, bence Şark'a ilişkin yazan, düşünen, eyleyen hiç kimse, bu işleri, Şarkiyatçılığın düşünce ile eyleme dayattığı sınırlamaları hesaba katmaksızın yapamazdı. Kısacası Şark, Şarkiyatçılık yüzünden bağımsız bir düşünme ya da eyleme nesnesi olamadı (hala da değil). Bu, Şarkiyatçılığın Şark hakkında söylenebilecekleri tek yönlü olarak belirlediği anlamına gelmiyor; bütün bir çıkar ağının, "Şark" denen özel bütünlüğün söz konusu olduğu her durumda etkili (dolayısıyla bağlayıcı) olduğu anlamına geliyor. Bu kitapta ortaya konmaya çalışılan şey de bunun nasıl gerçekleştiği olacak. Ayrıca Avrupa kültürünün gücünü ve kimliğini, kendini bir tür ikamesi, hatta
yeraltı benliği olan Şark karşısında konumlandırarak kazanmış olduğu da gösterilmeye çalışılacak.” (s. 13)

Şarkiyatçılar ve Şarkiyatçı çalışmalar Şarkıları tanımlarken bir dizi klişeye, genellemeye başvururlar. Bu klişeler çoğunluklar alana her yeni giren araştırmacı tarafından sorgulanmadan doğru olarak kabul edilir, bütün tezi ve çalışması da bunun üzerine inşa edilir. Yukarıdaki paragrafta Said’in savunı açıklarkenki kullandığı “dayatılan sınırlama” de işte budur. Kitabın genelinde ara ara farklı yazarların kitap ve söylemlerinden alıntılar yapılarak verilen ve bazen de tekrar edilerek hatırlatılan bu klişeleri, ön kabulleri, kalıpları birkaç başlık halinde şöyle özetleyebiliriz:

1 - Şarklılar “ırkça gerilikleri kadar uygarlıkça da geridirler”
2 - Bir Batılılar bir de Şarklılar vardır (Yani Şarklı bir ötekidir)
3 - Batılılar egemendir, Şarklılara da birinin egemen olması gerekir
4 - Şarklılardan bağımlı ırk olarak söz edilir
5 - Şarklılar kendileri için neyin hayırlı olduğunu bilemez ve kendilerini yönetemez.
6 - Şarklıların hemen her yerde aşağı yukarı aynıdırlar (Bir Hintli ile bir Arap aynıdır, çok az fark var çünkü Şarklıdır ve yönetirken İngilizler Mısır’da ve Hindistan’da aynı kuralları uyguluyor)
7 - Şarklı zihniyet kesinlikten nefret eder. Kolayca doğruluktan caymaya kayabilecek bu kesinlik yoksunluğu Şarklı zihninin ana niteliğidir (Buna karşın Avrupalı mantık yürütür, kesin kanıtlar ister)
8 - Şark ile Şark’taki her şey Batı'ya göre düpedüz aşağıdır. Batı'nın ıslah edici çalışmalarına gereksinim duyuyor.
9 - Şarklı şehvet düşkünüdür.
10 - Sami halklar da, en gelişkin hallerini ilk dönemlerinde yaşamış, gerçek olgunluğa ise asla ulaşamamışlardır. (Renan)
11 - Ortaya çıkan sonuç ise Şarklaştırılmış Şark -Şarkiyatçı araştırmacıların Şark'ıdır.
12 - Şarklı, Avrupa işgaline "sığınmayı tedirginlikle bekleyen… topraksız, vatansız, haksız, hukuksuz, güvenliksiz halklar"dır (Lamartine)
13 - Flaubert’in Şark anlatımlarında cinsellik öne çıkar.
14 - Şark – yönetilmeli / özgürleştirilmeli / cinsel fantezi yaşanabilen yerdir.
15 - Şark’la ilgili temel fikirler: şehvet düşkünü, zorbalık eğilimine, sapkın zihniyete, savsaklama alışkanlığına, gerilik gibi özelliklere sahiptir. (19. yüzyılda Şarkiyatçılığından süzülüp gelen temel fikirler)

İşte bütün bu Şarkiyatçı çalışmalardan ortaya çıkan kalıplar, aslında eyleme dönüştürülürken, aynı zamanda Batı’nın Şark’ı sömürgeleştirmesini de haklı çıkarmak için kullanılıyor. Bu açıdan sömürgecilik Batı’nın Şark’ı işgal etmesi değil, Şarklı’nın istediği, ihtiyacı olan ve aynı zamanda Batı’nın da “kutsal görevidir”.

Edward W. Said, kitapta konuyu sınırlamak amacıyla Şark derken “Arap-İslam” coğrafyasıyla sınırlı tutmuş, Şark’ı inceleyen ve görüşlerine yer verilen Garp ülkelerini ise İngiltere, Fransa ve Şarkiyatçı çalışmalara sonradan katılan ABD ile sınırlamıştır. Ancak Şark ifadesi ile Mısır’dan Çin’e kadar geniş bir coğrafyanın ifade edildiğini belirten yazar, Alman Şarkiyatçılığına da kitapta yer vermemesinin kendisinin bir eksikliği olduğunu vurguluyor.

Şarkiyatçılık, Şark’ı temsil eder ve dışsaldır.

Girişte kendi yaptığı işi de eleştiren Said, eksikliklerini de söylüyor. Daha önce Şarkiyatçılık üzerine Alman yazarların eserlerini kullanmadığını ve bunun bir eksiklik olduğunu söylemişti. Şimdi de şöyle diyor: “Ne var ki bu kitap, geniş bir yazar seçkisi içermesine rağmen, gene de tam bir Şarkiyatçılık tarihi ya da genel bir Şarkiyatçılık dökümü olmaktan çok uzak. Bu kusurun tümüyle bilincindeyim. Şarkiyatçılığın sıkı dokulu söylemi, Batı toplumunda zenginliği sayesinde varlığını korudu, işledi: Benim tek yaptığım, bu dokunun bazı bölümlerini belli anlarıyla betimlemek; ayrıntılı, ilginç, büyüleyici betiler, metinler, olaylarla bezeli, daha geniş bir bütünün var olduğunu -yalnızca- sezdirmek. Bu kitabın tefrikanın bir bölümü olduğuna inanmakla teselli buldum, umarım diğer bölümleri yazmak isteyecek araştırmacılar, eleştirmenler çıkar. Emperyalizm ile kültüre ilişkin genel bir deneme henüz yazılmadı, yazılmayı bekliyor;” (s. 33)

Kitap üç bölümden oluşuyor. Şarkiyatçılığın genel sınırları çizilen “Şarkiyatçılığın Etkinlik Alanı” başlıklı birinci bölüm, Şarkiyatçılığın gelişimi, bu alana önemli katkı sağlayan kişilerin yapıtlarının ayrıntılı ele alındığı “Şarkiyatçı Yapılar ve Yeniden Yapılandırmalar” başlıklı ikinci bölüm. “Bugünkü Şarkiyatçılık” başlıklı üçüncü bölümde ise Şarkiyatçılık ile ilgili günümüzdeki çalışmalar inceleniyor.

BİRİNCİ BÖLÜM - ŞARKİYATÇILIĞIN ETKİNLİK ALANI

Birinci bölümde özellikle Mısır’ın İngilizler tarafından işgali ve bunu nasıl savundukları ve gerekçelendirdikleri üzerinde duruluyor. Mısır’ın kontrol edilmesi gerektiğini söyleyen İngiliz Balfour’un söyleminin ve işgali gerekçelendiren savını Said şöyle özetliyor:

“Sav, en yalın biçimine indirgendiğinde, açık, kesin, kavranması kolay bir savdı. Bir Batılılar bir de Şarklılar vardır. Batılılar egemendir, Şarklılara da birinin egemen olması gerekir; bu, çoğu zaman, topraklarının işgal edilmesi, içişlerinin titizlikle denetlenmesi, kişilikleri ile hazinelerinin herhangi bir Batılı gücün tasarrufuna girmesi anlamına gelir.”

Bilgi-güç ilişkisi. Balfour, Mısır’da olmaları gerektiğini “Mısır’ı biliyoruz” şeklinde gerekçelendiriyor. Bunu Said şöyle anlatıyor: “Yinelenecek olursa, bağımlı ırkların ya da Şarklıların idaresini kolay ve kazançlı kılan, onlar hakkındaki bilgidir; bilgi güç verir, gitgide daha kazançlı hale gelen bir öğreni-denetim diyalektiğinde güç arttıkça bilgi de artar.” (s. 46)

“Şarkiyatçılığın sırf sömürge yönetimini aklileştirmenin bir yolu olduğunu söylemek, işin önemli bir yönünü, Şarkiyatçılığın sömürge yönetimini her şey olup bittikten sonra değil daha baştan temellendirdiğini görmezden gelmek olur.” (s. 49)

“Ancak onsekizinci yüzyılın ortalarından beri Doğu-Batı ilişkisinde iki temel öğe daha vardı. İlki, Avrupa'daki, Şark'a ilişkin, giderek genişleyen düzenli bilgiydi, hem sömürgelerde kurulan ilişkilerle hem de gelişen etnolojinin, karşılaştırmalı anatominin, filolojinin, tarihin kendi yararına kullandığı, yabancı olana, olağandışı olana yönelik yaygın ilgiyle pekişen bir bilgiydi; ayrıca, romancılar, ozanlar, çevirmenler ve yetenekli gezginlerce üretilen koca bir yazın bütünü de bu düzenli bilgiye eklendi. Şark-Avrupa ilişkilerindeki diğer temel özellik, Avrupa'nın her zaman -hükmeden konumunda demesek bile- güçlü konumda olmasıydı.” (s. 49)

“Ondokuzuncu ve yirminci yüzyıllar boyunca Batı'da, Şark ile Şark’taki her şeyin -Batı'ya göre düpedüz aşağı olmasa da- Batı'nın ıslah edici çalışmalarına gereksinim duyduğu hükmüne varıldı. Şark, sanki sınıfla, mahkemeyle, cezaeviyle, resimli kılavuzla çerçevelenmiş bir şey gibi görüldü. Dolayısıyla Şarkiyatçılık da, Şark'a özgü şeyleri, irdelensin, incelensin, yargılansın, disipline sokulsun ya da yönetilsin diye, sınıflara, mahkemelere, cezaevlerine ya da kılavuzlara sokan Şark bilgisidir.” (s. 50)

Modern Şarkiyatçılık 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyılın başında başladı. Bu yeni çalışmalar da bilimsel bakış açısı ve yöntemi ekledi. Farklı ülkelerde Amerikan Şark Derneği gibi kurumlar kuruldu, kaynaklar ayrıldı. Şarkiyatçı süreli yayınlar, ihtisas alanları arttı.

“Ne var ki, Şarkiyatçılık üçüncü bir varoluş biçimiyle Şark'a ilişkin düşünceye sınırlar dayattığı için, bu etkinliklerin, bu kurumların pek azı özgürce var olup özgürce gelişti. Flaubert, Nerval ya da Scott gibi o çağın imgelemi en güçlü yazarlarının bile, Şark deneyimleri de Şark hakkında söyleyebilecekleri de kısıtlanmıştı. Çünkü Şarkiyatçılık son kertede gerçekliğin siyasal bir tasavvuruydu; bu tasavvurun yapısı, tanıdık (Avrupa, Batı, "biz") ile yabancı (Şark, Doğu, "onlar'') arasındaki farklılığı keskinleştiriyordu. Bu tasavvur bir bakıma, böyle görülen bu iki dünyayı yarattı, ardından da bunlara hizmet etti. Şarklılar kendi dünyalarında yaşadı, "biz" kendimizinkinde.” (s. 53)

“Şarkiyatçılık, en kesin deyişle, akademik bir çalışma alanıdır. Hıristiyan Batı'da resmi biçimiyle Şarkiyatçılığın 1312'de Viyana'da toplanan Kilise Şurasının "Paris, Oxford, Bologna, Avignon ve Salamanca" üniversitelerinde "Arapça, Yunanca, İbranice ve Süryanice" kürsülerinin kurulmasını kararlaştırmasıyla birlikte başladığı kabul edilir.” (s. 59)

İlk Şarkiyatçılık çalışmaları akademik ve dil öğrenme üzerineydi. Sonra genişleyerek İslam ve Çin’e kadar olan dilleri kapsadı. Klasik Şarkiyatçılık döneminde bu çalışmalar sadece klasik metinlerle sınırlıydı.

Edward W. Said, Batı’da her zaman bir Şark korkusu olmasından bahseder. Çünkü Şark çoğu kez Avrupa’nın kapısına kadar dayanan bir güç olmuştu. Ayrıca Avrupa’nın bilmediği ve anlayamadığı bir güç. Avrupa’nın korktuğu bir güç yayılmasının bir örneğini İslam’ın yayılması şeklinde örneklendiriyor. İşte Şarkiyatçılık da tam da bu korkuyu yenmek, yok etmek için iş başında olan bir bilimdir, çalışmadır. Çünkü Şark’ı inceledikçe, Avrupalının gözünde Şark artık bilmediği, anlamadığı, korkulan bir yer olmaktan çıkıyor, bildiği, kitaplığında, ansiklopedisinde yer alan bir madde haline geliyor. Artık bildiği için de korkmuyor.

Avrupa’nın İslam korkusunu ise Said şöyle özetliyor: “Ne var ki, İslam söz konusu olduğunda, Avrupa'nın -her zaman saygısı değilse bile- korkusu yerinde bir korkuydu. Hz. Muhammet'in 632'de ölmesinden sonra, askeri, ardından da kültürel ve dinsel İslam hâkimiyeti olağanüstü bir artış gösterdi. Önce İran, Suriye, Mısır, ardından Türkiye, sonra da Kuzey Afrika Müslüman ordularının eline geçti; sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda İspanya, Sicilya ve Fransa'nın bazı bölgeleri fethedildi. Onüçüncü ve ondördüncü yüzyıllara gelindiğinde İslam egemenliği doğuda Hindistan’a, Endonezya’ya, Çin’e kadar uzanmıştı. Avrupa, bu eşi görülmedik saldırı karşısında, dehşetten, saygıyla karışık korkudan başka pek bir tepki de gösteremiyordu. İslamiyetin fetihlerine tanık olan Hıristiyan yazarların, Müslümanların bilgisiyle, gelişkin kültürüyle, ikide bir kendini gösteren görkemiyle ilgilendikleri yoktu pek; oysa bu kültür, Gibbon'ın deyişiyle, "Avrupa vakayinamelerinin en karanlık, en miskin döneminin çağdaşıydı." (s. 68-69)

Klasik Şarkiyatçılık döneminde Batı’da çarpıtılmış bir İslam bilgisi oluşmuştu. Özellikle Orta Çağlarda Hz. Muhammed’e “sahtekar” ismi takılmıştı. Bunu Cervantes’in Don Quixote eserinde birkaç yerde görmek mümkün. Şarkiyatçılığın sunduğu benzer klişeleri kullanmak ise yazarlara kendilerince bir “entelektüellik” sağlıyordu.

Klasik Şarkiyatçı yazarlar İslam’ı bir din olarak görmüyor, hatta adını da “Muhammetçilik” şeklinde kullanıyorlardı. Onlara göre bir dinden çok Hıristiyanlığa karşı oluşturulan sapkın bir mezhepti. Buna örnek olarak ise Said, d'Herbelot’tan şu alıntıyı gösteriyor:

 “Kendini din diye adlandıran, bizim Muhammetçilik dediğimiz bir sapkınlığın Yaratıcısı, Kurucusu olan ünlü sahtekar Muhammet. Bkz. İslam maddesi.
Kuran yorumcuları ile Müslüman ya da Muhammetçilik Şeriatının üstatları, bu sahte peygamber için, Ariusçuların, Paulos taraftarlarının ya da Paulosçuların ve diğer sapkınların, Hz. İsa'ya -onun kutsallığını elinden alarak- yakıştırdıkları övgülerin hepsini kullanmışlardır. ...” (s. 75)

“d'Herbelot'daki Hz. Muhammet karakteri bir imgedir; çünkü sahte peygamber, Şark Kitaplığı'nda bütünü içerilen, orientale diye anılan genel teatral temsilin bir parçasıdır.” (s. 76) diyen Said, daha sonra Dante ve eserlerinde İslam ve Hz. Muhammet korkusu ve karşıtlığını örneklerle gösteriyor.

Dante, d'Herbelot gibi yazarları ve günümüz Batılılarının İslam karşıtlığı ve korkusunu bir de Edward W. Said’in şu cümlesi açısından değerlendirin: “İslamın Roma'ya üstün gelmesi, Roma'yı gölgede bırakması, geçmişte ya da günümüzde hiçbir Avrupalının zihninden silinmiş olamaz.” (s. 84)

“Öyleyse, felsefe açısından bakıldığında, en genel haliyle Şarkiyatçılık dediğim dil, düşünce, tasavvur türü, köktenci bir gerçekçilik biçimidir. Şark'a ait sayılan sorunlarla, nesnelerle, niteliklerle, bölgelerle uğraşma alışkanlığı demek olan Şarkiyatçılığı benimsemiş herkes, hakkında konuştuğu ya da düşündüğü şeyi bir sözcük ya da ifadeyle gösterecek, adlandıracak, imleyecek, sabitleyecek ve böylece bu sözcüğün de ya gerçeklik kazandığı ya da zaten gerçekliğin ta kendisi olduğu düşünülecektir.” (s. 82)

Ancak Batılılar açısından Şarkiyatçı çalışmalar sonucu İslam’ın korkulan bir din olmaktan çıktığı, hayran olunan, hatta kullanılmak için en iyi araç olan bir din olarak görüldüğü bir dönem de geldi. Bunu Napolyon’un Mısır’ı ele geçirmesi ve İslam’ı kullanması şeklinde görüyoruz.

“Napolyon, kendini Mısırlılara zorla benimsetmek için gücünün yetersiz kaldığını görür gibi olduğunda, yerel imamlara, kadılara, müftülere, ulemaya, Kuran'ı Grande Armee [Fransız Ordusu] lehinde tefsir ettirmeye çalıştı. Bu amaçla, ulemadan El-Ezher'de hocalık yapan altmış kişi Napolyon'un karargâhına davet edilip Grande Armee nişanları verildi; Napolyon'un, İslam ile Hz. Muhammet'e duyduğu hayranlıkla, çok iyi bilir gibi göründüğü Kuran'a duyduğu, açıkça da gösterdiği saygıyla kendilerini pohpohlamasına izin verdiler. Taktik işe yaradı; Kahire halkı kısa sürede işgalcilere duyduğu güvensizlikten kurtulmaya başladı. Napolyon sonraları vekili KIeber'e, kendisi ayrıldıktan sonra Mısır'ın hep Şarkiyatçılar ile kendi yanlarına çekebildikleri Müslüman dini liderler aracılığıyla yönetilmesi konusunda kesin bir talimat verdi; başka bir siyaset fazlasıyla pahalıya patlar, akılsızlık olurdu.” (s. 92)

“Ne var ki, Müslümanları yola getirmek, Napolyon'un Mısır'a egemen olma tasarısının yalnızca bir parçasıydı. Tasarının diğer bölümü, Mısır'ı büsbütün açık, Avrupa'nın irdelemeleri açısından tümüyle ulaşılabilir hale getirmekti. Mısır, o güne değin eski gezginlerin, araştırmacıların, fatihlerin serüvenleri aracılığıyla, ikinci elden bilinen bir Şark ülkesi, bir bilinmezlik diyarı olmaktan çıkıp, Fransızların bilgisel birikiminin bir dalı haline gelmeliydi.” (s. 93)

“Ondokuzuncu yüzyıl ile yirminci yüzyılda Şarkiyatçıların sayısında ciddi bir artış oldu; çünkü, bu arada, imgesel ve gerçek coğrafyanın erimi küçülmüş; Şark-Avrupa ilişkisi, piyasa, kaynak, sömürge arayışındaki önlenemez Avrupa yayılmacılığı tarafından belirlenmiş; Şarkiyatçılık bir araştırma söyleminden emperyal bir kuruma dönüşmekle kendi başkalaşımını tamamlamıştı.” (s. 106)

İKİNCİ BÖLÜM - ŞARKİYATÇI YAPILAR VE YENİDEN YAPILANDIRMALAR

“Şehvet, vaat, yıldırı, yücelik, doğadan zevk alma, yoğun kudret: Onsekizinci yüzyıl sonu Avrupasının Romantizm öncesi, teknik öncesi Şarkiyatçı imgelemindeki bir beti olarak Şark, (sıfat haliyle) "Şarklı" denen, her kisveye bürünebilir bir nitelikti aslında. Ne ki bu başıboş Şark, akademik Şarkiyatçılığın gelişiyle birlikte ciddi biçimde budanıp kısıtlanacaktı.” (s. 129)

“Dört öğe -yayılma, tarihsel yüzleşme, duygudaşlık, sınıflandırma-modern Şarkiyatçılığın kendine özgü düşünsel ve kurumsal yapılarının dayandığı onsekizinci yüzyıl düşüncesindeki akımlardır. Aşağıda da göreceğimiz gibi, bunlar olmaksızın Şarkiyatçılık ortaya çıkamazdı. Üstelik bu öğelerin, genelde Şark'ı, özelde de İslamı, o güne değin Hıristiyan Batı tarafından incelendikleri (ve yargılandıkları) dar dini irdeleme çerçevelerinden kurtarmak gibi bir etkisi de vardı. Başka deyişle, modern Şarkiyatçılık, onsekizinci yüzyıl Avrupa kültürünün dünyevileştirici öğelerinden türemiştir.” (s. 130)

“Napolyon seferini (1798- 1801) modern Şarkiyatçılık açısından "imkanlar yaratan bir tür ilk deneyim” olarak alacak olursak eğer, bu deneyimi resmen başlatan kahramanları -İslam araştırmalarında Sacy ile Renan'ı ve Lane'i- bu alanın kurucuları, bir geleneğin yaratıcıları, Şarkiyat kardeşliğinin ataları olarak görebiliriz. Sacy, Renan ve Lane'in yaptığı iş, Şarkiyatçılığı bilimsel, akılcı bir temele oturtmak oldu. Bu da, onların örnek niteliği taşıyan çalışmalarına imkân tanımakla kalmadı, aynı zamanda Şarkiyatçı olmaya niyetlenen herkes tarafından, kişisellikten uzak durularak kullanılabilecek bir sözcük dağarcığı ile fikirlerin yaratılmasını sağladı. Şarkiyatçılıkta yaptıkları açılış olağanüstü bir başarıydı. Bir bilimsel terminolojiyi olanaklı kıldı; belirsizliğe son verip, özel bir aydınlanma getirdi Şark'a; Şark konusunda temel yetke olarak Şarkiyatçı betisini yerleştirdi.” (s. 132)

Bu bölümde modern Şarkiyatçılığın ortaya çıkışı üzerinde duruluyor. Özellikle Sacy, Renan ve Lane'in bu alandaki çalışmaları ayrıntılı anlatılıyor, farkları ve benzerlikleri üzerinde duruluyor. Sacy çalışmalarında Arapçaya, Renan ise Sami dillerine odaklandı. Sacy, Şark’a gitmeden, Fransa’da oturarak oradaki metinleri getirtti ve bir Şark metinleri külliyatı oluşturdu.

Şarkiyatçılıkta başta saydığımız klişelerin nasıl çıktığını ise Said şöyle açıklıyor ve Renan’dan da bir örnek veriyor.

“Renan ile Sacy'yi okuduğumuzda, kültürel genellemelerin bilimsel önerme zırhına ve düzeltici araştırma havasına bürünmeye başlayışına kolayca gözleriz. Birçok akademik ihtisas dalının başlangıç döneminde olduğu gibi modern Şarkiyatçılık da tanımladığı konusunu, bu alanın kalıcılığını sağlamak için elinden geleni yapmak üzere, mengenesine kıstırarak korudu. Böylelikle bu alana özgü bir sözcük dağarcığı gelişti; bunun biçemi kadar işlevleri de, Renan'ın kullandığı, ustaca yönlendirdiği türden karşılaştırmalı bir çerçeveye yerleştirdi Şark'ı. Böyle bir karşılaştırmacılığın betimleyici olduğu pek enderdir; çoğu zaman hem değerlendirmeye hem yorumlamaya yöneliktir. İşte tipik bir Renan karşılaştırması:

“Sami ırkının basitliğinden ötürü bize kusurlu bir ırk gibi geldiği görülür hep. Benzetme yerindeyse, resim için karakalem taslak neyse, Hint-Avrupa ailesi için de Sami ırkı odur; bu ırk, yetkinliğin koşulu olan o çeşitlilikten, o bolluktan, o yaşam bereketinden mahrumdur. Hoş bir çocukluğun ardından ancak vasat bir erkekliğe ulaşabilen, pek kısıtlı bir verimliliğe sahip kişiler gibi Sami halklar da, en gelişkin hallerini ilk dönemlerinde yaşamış, gerçek olgunluğa ise asla ulaşamamışlardır.” (s. 160)

“Doğu ile Batı arasındaki bu eşitlikten uzak ortaklığın istisnalarına ya da istisnalarına olmasa bile ilginç karışımlarına da rastlanır zaman zaman. Karl Marx, Hindistan'daki İngiliz yönetimine ilişkin 1853 tarihli çözümlemelerinde Asya tipi iktisadi sistem düşüncesini ortaya atmış, ama hemen ardından da, İngiliz sömürge müdahalesinin, açgözlülüğünün, sınırsız gaddarlığının bu sistemde yol açtığı insani tahribatı anmıştı. Pek çok makalesinde, giderek artan bir inançla, İngiltere'nin Asya'yı yakıp yıkarken bile orada gerçek bir toplumsal devrimi olanaklı kıldığı fikrine geri döndüğü görülür. Marx'ın biçemi, toplumları vahşice dönüştürülürken cinsdaşlarımız olan Şarklıların çektikleri acılardan dolayı duyduğumuz doğal nefreti, bu dönüşümlerin tarihsel zorunluluğuyla uzlaştırma güçlüğüyle karşı karşıya bırakır bizi.” (s. 164)

Marx, İngilizleri Hindistan’da yaptıklarından dolayı bir yandan eleştiriyor, diğer yandan da kendisiyle çelişkiye düşerek gerekli olduğunu savunuyor. Bunu da Şarkiyatçı genellemelere dayandırıyor.

Edward W. Said, bu bölümde Şarkiyatçılık ile ilgili iki gelenek üzerinde duruyor. Birincisi Sacy gibi Şarkı uzaktan inceleyenler ikincisi ise Şark’a seyahat eden, burada ikamet eden ve çalışmalarını burada yapanlar. İkinci geleneğin temsilcilerini ise Lane, Burton ve Nerval şeklinde sıralıyor ancak her birinin farklı eserler verdiğini, farklı tarzda Şark tasvir ettiğini belirtiyor. Örneğin Lane’in Mısırlılar arasında yaşayarak çalışmasından bahsediyor. İşte bütün bu yazarların oluşturduğu Şark, Şarklı ile ilgili kalıplar, klişeler, tanımlar, imgeler onlardan sonra gelenler tarafından benimsendi, kullanıldı ve geliştirildi. Yani ardılları, öncülerin yanlışlarını doğru olarak hiç eleştirmeden soruşturmadan doğru olarak kabul ettiler ve birbirlerinden aktarmalar yaparak da bir öncekinin yetkesini daha da pekiştirdiler.

Burada ismi sayılan Şarkiyatçıların bir kısmı Fransız bir kısmı ise İngiliz’dir. Said de çalışmasında özellikle sınırlama amacıyla sadece Fransa, İngiltere ve ABD’nin Şarkiyatçılık çalışmalarına yer vermişti. ABD henüz bu alanda yetkin olmadan önce Fransa ve İngiltere arasındaki sömürge edinme çekişmesi, Şarkiyatçılık alanına da yansımıştı. Her iki ülkenin de Şarkiyatçıları kendi ülkelerinin siyasal çıkarlarının işine yarayacak çalışmalara, dillere, topluluk ya da azınlıklara odaklanıyordu. Bunun siyasi ayağıyla ilgili ise Edward Said şöyle diyor:

“1860'da Lübnan'da (Lamartine ile Nerval'in vaktinde öngörmüş olduğu üzere) Maruniler ile Dürziler arasında çıkan çatışmalarda, Fransa Hıristiyanları, İngiltere ise Dürzileri destekledi. Zira, tüm Avrupa ülkelerinin Doğu siyasetlerinin neredeyse tam merkezinde azınlıklar sorunu vardı; Büyük Devletler -her biri kendine özgü bir biçimde olmak üzere- azınlıkların çıkarlarını koruma ve temsil etme konusunda hak iddia ediyorlardı. Yahudiler, Rumlar ile Rus Ortodoksları, Dürziler, Çerkezler, Ermeniler, Kürtler, çeşitli küçük Hıristiyan mezhepleri: Hepsi de, Şark siyasetlerini hem yapılandıran hem geliştiren Avrupa Güçleri tarafından inceleniyor, planlanıyor, tanzim ediliyordu.” (s. 203-204)

“Kendinden önce Lamartine'in yaptığı gibi Kinglake de, kendi üstün bilincini ulusunun bilinciyle rahatlıkla özdeşleştirmişti; ikisi arasındaki fark, -o sıra- Fransızla karşılaştırıldığında İngiliz açısından, kendi devletinin Şark'ın kalan kısmına yerleşme olasılığının daha fazla olmasıydı. Flaubert yetkin bir keskinlikle görmüştü bunu:

Bana kalırsa, İngiltere'nin kısa süre içinde Mısır'ın efendisi haline gelmemesi neredeyse imkansız gibi. Aden zaten İngiliz taburlarıyla dolu; Süveyş geçidi, güzel bir sabah vakti İngiliz askerlerinin Kahire'ye varmalarını çok kolaylaştıracak -bu haber de Fransa'ya iki hafta sonra ulaşacak, herkes pek bir şaşıracak! Kehanetimi hatırlayın: Avrupa'da bir belanın yaklaştığına dair ilk işaretin ortaya çıkmasıyla birlikte İngiltere Mısır'ı, Rusya Konstantinopolis'i alacak, biz de misilleme olsun diye Suriye dağlarında kılıçtan geçirteceğiz kendimizi.” (s. 206)

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM – BUGÜNKÜ ŞARKİYATÇILIK

“İşleyişe ilişkin (bu bölümde de varlığını koruyacak olan) temel kabullerim şunlardı: En egzantrik sanatçıların yapıtları kadar bilgi alanları da, toplum, kültürel gelenekler ve dünyevi koşullarla, okullar, kitaplıklar, yönetimler gibi sabitleyici etkilerle kısıtlanıp belirlenir; dahası, bilgiye dayalı yazılar da imgelem ürünü yazılar da asla özgür değildirler, imge dağarcıkları, kabulleri, yönelimleri bakımından sınırlıdırlar;” (s. 213-214)

“Dolayısıyla Şarkiyatçılıkta ortaya çıkan Şark, Şark'ı Batı bilgisine, Batı bilincine, sonra da Batı egemenliğine taşıyan bir güçler öbeği bütünü tarafından şekillendirilmiş bir temsil biçimleri dizgesidir.” (s. 215)

Temelde Şarkiyatçılık ile işleyişin ne olduğunu bu paragraflarla açıklayan Said, Şark’la ilgili temsil biçimleri dizgelerinin de 19. yüzyılda ne olduğunu şöyle özetliyor: “Ondokuzuncu yüzyıl Şarkiyatçılığındaki önemli gelişmelerden biri, Şark'a ilişkin -Şark'ın şehvet düşkünlüğü, zorbalık eğilimi, sapkın zihniyeti, savsaklama alışkanlığı, geriliği gibi- temel fikirlerin süzülüp incelerek özerk ve karşı çıkılmaz bir tutarlılık kazanmasıydı;” (s. 217)

Bu arada yazar 20. yüzyılın başında Şarkiyatçılık alanının başını çeken İngiltere ile Fransa’nın Şark üzerindeki planları ve yapılanlar ile ilgili kısa bir tarihi arka plan bilgisini sunuyor. Bu çekişen iki ülkenin hedefinde ise Osmanlı İmparatorluğu var.

“Şark'ın, İngilizler ile Fransızların çıkarlarının gerçek anlamda örtüştüğü tek kısmında, artık can çekişen Osmanlı İmparatorluğunun topraklarında, bu iki düşman çatışmalarını kendilerine özgü ve neredeyse kusursuz bir uyumla sürdürmeyi becerdi. İngiltere Mısır ile Mezopotamya'daydı; Akdeniz ile Hindistan arasında uzanan dev toprak parçasının çoğunun yanı sıra, yerel (ve güçsüz) liderlerle yapılan bir dizi sözde anlaşma sayesinde, Kızıl Deniz'in, Basra Körfezinin, Süveyş Kanalının denetimini de İngiltere almıştı. Öte yandan Fransa, de Lesseps'in Kanal başarısını yineleyen tertipleri uygulamaya koymak üzere arada bir inişe geçmesi dışında, Şark'ın ancak semalarında salınmaya yazgılıydı sanki; bu tertiplerin çoğu, bir ölçüde İngiliz topraklarından geçmesi planlanan Suriye-Mezopotamya hattı gibi demiryolu tasarılarıydı. Ayrıca Fransa kendini, Hıristiyan azınlıkların -Marunilerin, Keldanilerin, Nasturilerin-koruyucusu addediyordu. Ama yine de İngiltere ile Fransa, vakti geldiğinde Asya'daki Türk topraklarının paylaşılması gerektiği konusunda ilke anlaşmasına vardı. Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında gizli diplomasi, Yakınşark'ı önce etki alanlarına, ardından da mandalara (ya da işgal edilmiş topraklara) bölmekte kararlıydı. Fransa'da coğrafya hareketinin hızlı zamanlarında biçimlenmiş olan yayılmacılık fikri, büyük ölçüde, Asya'daki Türk topraklarını paylaşma planlarına kilitlenmişti; o kadar ki, 1914'te Paris'te, bu hedefe yönelik "görkemli bir basın kampanyası başlatıldı." İngiltere'de, Şark'ı bölmenin en elverişli yollarını araştırıp siyaset önerme yetkisiyle donatılmış birtakım komiteler kuruldu. Bunsen Komitesi gibi komisyonlar, ortak İngiliz-Fransız ekiplerini oluşturacaktı; bunların en ünlüsü Mark Sykes ile Georges Picot'nun liderlik ettiği ekipti. Coğrafi uzamın eşit bölüşülmesi, aynı zamanda İngiliz-Fransız rekabetini ılımlı hale getirmeyi de amaçlayan bu planların temel kuralıydı.” (s. 232)

Kitapta daha sonra bu bölgeye seyahat eden ve bir dizi açık ve gizli çalışma yürüten isimler ve onların Şark’a bakış açısından bahsedilir. Önemli olanı ise onların da Şarkiyatçılığın günümüze kadar hiç değişmeyen kalıplarını benimsemesi ve kullanmasıdır. Bu bölümde Kipling, T. E. Lawrence, Gertrude Bell gibi isimleri görüyoruz.

“Bu tasarıdan yeni bir diyalektik doğacaktır. Şark uzmanından istenen yalnızca "anlamak" değildir artık: Şark'ın harekete geçmesi sağlanmalı, gücü "bizim" değerlerimizin, uygarlığımızın, çıkarlarımızın, hedeflerimizin safına katılmalıdır artık. Şark bilgisi doğrudan doğruya etkinliğe tercüme edilir, bunun sonucunda da Şark'ta yeni düşünce ve eylem akımları doğar. Ne ki bunlar da, Beyaz Adamın yeni bir denetleyici otorite kurmasını gerektirecektir; Beyaz Adam bu kez, Şark'a dair araştırmaya dayalı bir çalışmanın yazan sıfatıyla değil, çağdaş tarihin yapıcısı sıfatıyla, acilen eyleme geçmeyi gerektiren bir gerçeklik olarak Şark'ı (işi başlatmış olanın o olmasından ötürü ancak uzmanın gereğince anlayabileceği Şark'ı) oluşturan kişi sıfatıyla çıkacaktır ortaya. Şarkiyatçı, Şark tarihinin bu tarihten ayırt edilemeyecek bir betisi, şekillendiricisi, Batı için bu tarihin ayırıcı göstergesi haline gelmiştir artık. Ana hatlarıyla şöyle bir şeydir bu diyalektik:

Başta Kitchener olmak üzere bazı İngilizler, Arapların Türklere karşı ayaklanmasının, Almanya’yla savaşan İngiltere’nin aynı zamanda Almanya'nın müttefiki Türkleri de yenilgiye uğratmasını olanaklı kılacağına inanıyorlardı. Arapça konuşan halkların tabiatına, gücüne, ülkesine ilişkin bilgileri, böyle bir ayaklanmanın pek isabetli sonuçlar vereceğini düşünmelerine neden olmuştu; ayaklanmanın niteliğini, yolunu yordamını da belirlemişti bu bilgi. Nitekim ayaklanmayı İngiliz Hükümetinden resmi yardım teminatını aldıktan sonra başlattılar. Ama yine de Mekke emirinin ayaklanması pek çoklarına sürpriz oldu, Müttefikleri hazırlıksız yakaladı. Karışık duygulara yol açtı; güçlü dostluklar, güçlü düşmanlıklar yarattı, bunların çatışan kıskançlıklarının arasında da ayaklanma sarpa sarmaya başladı.

Bu pasaj, Lawrence'ın The Seven Pillars of Wisdom'ın (Bilgeliğin Yedi Direği) birinci bölümü için yazdığı özettir. "Bazı İngilizler"in "bilgi"si, gördüğü "işler"le karışık bir süreç başlatan bir hareketin yaratıcısı olur Şark'ta; bu yeni, yeniden can verilmiş Şark'ın ikizanlamlılıkları, yarı imgesel, trajikomik sonuçları, uzmanların yazılarının, yeni bir Şarkiyatçı söylem biçiminin konusu haline gelir.” (s. 250)

“İktisat düşüncesi bakımından Şarkiyatçılar, Şarklıların temelde ticaret, alım satım ve iktisat mantığı yetilerinden yoksun olduklarını savlamanın ötesine hiçbir zaman geçememişlerdi. İslam alanında bu tür klişeler yüzyıllar boyu rağbet görmüştü - ta ki 1966'da Maxime Rodinson'ın önemli incelemesi Islam and Capitalism (İslamiyet ve Kapitalizm) yayımlanıncaya kadar. Gene de, tip düşüncesi -Şarklı, İslam, Arap, ne olursa artık- varlığını sürdürmekte, modern sosyal bilimlerde ortaya çıkan benzer türden soyutlamalar, paradigmalar ya da tipler tarafından desteklenip beslenmektedir.” (s. 272)

Bu son bölümde Edward W. Said, Gibb ve Massignon’un Şark’a bakışının farklılıklarına değiniyor ve her iki ismin görüşlerine geniş yer ayırıyor.

“Bu alandaki mütehassıslar, birer Şarkiyatçı olarak meslekleri zaman içinde toplumlarına Şark imgeleri, Şark'a dair bilgiler ve sezgiler sunmalarını gerektirdiği için bu alan üzerinde çalışırlar. Şarkiyatçı, (a) kendi ayırıcı damgasını taşıyan, (b) Şark'ın ne olabileceğine ya da ne olması gerektiğine ilişkin kavrayışını örneklendiren, (c) bir başkasının Şark görüşüne bile isteye muhalefet eden, (d) Şarkiyatçı söyleme, o an için en elzem görünen şeyi katan, (e) çağın belirli kültürel, mesleki, ulusal, siyasal, iktisadi gereklerine cevap veren Şark temsilleri sağlar çoğunlukla. Açıktır ki, bu temsillerde her zaman yer alsa da olgusal bilginin rolü mutlak olmayacaktır. Tersine, asla ham, dolayımsız ya da basitçe nesnel olmayan "bilgi”, Şarkiyatçı temsilin yukarıda sayılan beş özelliğinin dağıttığı ve yeniden dağıttığı şeydir.” (s.286)

“Basılı bir nesne olarak Şarkiyatçının sayfasının görünümünün ve amaçlanmış modelinin büyük bir önem taşıdığı kanısındayım. Bu kitapta, d'Herbelot'nun alfabetik ansiklopedisinden, Mısır'ın Tasviri'nin dev yapraklarından, Renan'ın laboratuvar-müze defterlerinden, Lane'in Modern Mısırlılar'ındaki boşluklardan, kısa bölümcüklerden, Sacy'nin antolojilerindeki seçme parçalardan vb. söz ettim. Bu sayfalar, okura sunulan belli bir Şark'ın ve Şarkiyatçının göstergeleridirler. Bu sayfalarda, okurun yalnızca "Şark"ı değil, bir tercüman, bir sergileyici, bir kişilik, bir aracı, bir temsilci uzman (ve temsil eden uzman) olarak Şarkiyatçıyı da görüp anlamasını sağlayan bir düzen vardır. Gibb ile Massignon, dikkat çekici bir biçimde, Batı'daki Şarkiyatçı yazıların tarihini, bu tarihin çeşitli türsel ve topografik biçemlerde cisimlenişini ve sonuçta akademik, monografik bir tektipliğe indirgenişini tekrarlayıp özetleyen sayfalar ürettiler. Şark numunesi; Şark seçkileri; Şark'a dair sözlük maddesi; Şark dizileri; Şark örnekleri: Tüm. bunlar Gibb ile Massignon'da, denemelerde, kısa makalelerde, inceleme kitaplarında sunulan söylemsel çözümlemenin çizgisel düzyazı yetkesine tabi kılındı. Onların zamanında, yani Birinci Dünya Savaşının sonundan altmışların başına değin, üç temel Şarkiyatçı yazı biçimi -ansiklopedi , antoloji ve kişisel kayıt- köklü bir dönüşüm geçirdi. Gibb ile Massignon'un yetkesi, bir uzmanlar komitesine (The Encyclopedia of Islam [İslam Ansiklopedisi] ile Cambridge İslam Tarihi’ne), daha alt düzeyde bir hizmet sektörüne (insanı, Sacy'nin Arap Yazını Seçkisi’nde olduğu gibi diplomasiye değil, sosyoloji, iktisat ya da tarih araştırmalarına hazırlayacak temel bir dil eğitimine) ve duygusal aydınlanma alanına (Lawrence'ın açıkça örneklediği gibi, bilgiden çok kişilerle ya da yönetimlerle ilgili bir aydınlanmadır bu) yeniden dağıtıldı, yayıldı, saçıldı. Sakin bir pervasızlığa sahip, ama esaslı bir mantıksal ardışıklık güden düzyazısıyla Gibb; kendisine egzantrik bir yorum yapma şansı verdiği sürece hiçbir gönderiyi fazla mübalağalı bulmayan sanatçı duyarlığıyla Massignon: Bu iki araştırmacı, Avrupa Şarkiyatçılığının temelde bir Hıristiyanlar birliği kurmaktan gelen yetkesini, gidebildiğince ileriye götürdü. Onların ardından gelen yeni gerçeklik -yeni ihtisaslaşmış biçem- genel olarak söylenirse İngiliz-Amerikan biçemi, daraltılarak söylenecek olursa da Amerikan Sosyal Bilimcesi idi. Bu çerçevede eski Şarkiyatçılık parçalanıp birçok kısma ayrıldı; ne ki, bunların hepsi birden geleneksel Şarkiyat öğretilerine hizmet ediyordu hala.” (s. 296-297)

Kitabın sonunda ise ABD’de Şarkiyatçılık anlatılıyor. ABD tarzı Şarkiyatçılığı özetleyen ve kökenini anlatan paragraf.

“Berger’ı İslami Şark'a yönelik akademik tutumun bir örneği olarak, bilimsel bir bakış açısının popüler kültürde türetilen karikatürleri nasıl destekleyebileceğinin bir örneği olarak anıyorum. Öte yandan Berger, Şarkiyatçılığın geçirdiği son dönüşümü de temsil eder: Şarkiyatçılığın temelde filolojik bir disiplin, muğlak, genel bir Şark kavrayışı olmaktan çıkıp bir sosyal bilim mütehassıslığı haline gelmesidir bu dönüşüm. Artık Şarkiyatçı öncelikle Şark'ın içrek dillerine hâkim olmaya çalışmaz: bunun yerine, eğitimli bir sosyal bilimci olarak koyulur işe, bilimini Şark'a ya da her neresi söz konusuysa oraya "uygular".  Amerika'nın Şarkiyat tarihine yaptığı özel katkıdır bu; başlangıç tarihi de, kabaca, İkinci Dünya Savaşının hemen ardından gelen, ABD'nin kendini İngiltere ile Fransa'nın yeni terk ettiği konumda buluverdiği dönemdir. Amerikalıların bu özel anın öncesindeki Şark deneyimleri sınırlıydı. Melville gibi kültür münzevileri Şark'la ilgilenmişlerdi; Mark Twain gibi kinikler Şark'a gitmiş, Şark hakkında yazmışlardı; Amerikalı Aşkıncılar Hint düşüncesi ile kendi düşünceleri arasında yakınlıklar bulmuşlardı; birkaç din bilgini, birkaç Kutsal Kitap araştırmacısı, Kutsal Kitap Şark'ının dillerini incelemişti; Berberi korsanlar ve benzerleriyle arada bir kurulan diplomatik, askeri temaslar, ender Uzakşark deniz seferleri ve tabii bir de her yerde hazır ve nazır Şark misyonerleri vardı. Ne ki, büyük yatırımlar yapılmış bir Şarkiyatçılık geleneği yoktu; bundan ötürü de ABD'de Şark bilgisi asla Avrupa'da olduğu gibi, filoloji araştırmalarıyla başlayan o inceltici, şebekeleştirici, yeniden kurucu işlemlerden geçmemişti. Üstelik, imgesel düzeyde de herhangi bir yatırım yapılmamıştı Şark'a; bunun nedeni belki de, önemli sayılan sınırların Batı'daki sınırlar olmasıydı. Dolayısıyla, İkinci Dünya Savaşının hemen ardından ABD için Şark, Avrupa için yüzyıllar boyu olduğu gibi geniş, kapsamlı bir mesele değil, bir yönetim meselesi, bir siyaset sorunu haline geldi. Dar omuzlarına Şarkiyat gömleğini geçirecek olan yeni uzman ile sosyal bilimci çıktı sahneye. Bunlar da, aşağıda göreceğimiz gibi, Şarkiyatçılığı neredeyse tanınmaz hale getiren değişiklikler yaptılar. Ama ne olursa olsun, yeni Şarkiyatçı da kültürel düşmanlık tutumunu benimseyip korudu.” (s. 303-304)

“Şark'a yönelik yeni, Amerika'ya özgü sosyal bilimsel ilginin çarpıcı yönlerinden biri, yazından özellikle kaçınmasıdır. Tek bir edebiyat göndermesine rastlamaksızın modern Yakındoğu'ya ilişkin ciltler dolusu uzmanlık yazısı okumanız mümkündür. Bölge uzmanlarına çok daha önemli görünen şey, yazınsal metinlerin muhtemelen altüst edeceği "olgular"dır. Arap ya da İslam Şark'ına yönelik modern Amerika bilincindeki bu dikkat çekici ihmalin kesin etkisi, bölgeyi, insanlarını kavramsal açıdan budanmış halde, "tutumlar"a, "eğilimler"e, istatistiklere indirgenmiş halde, kısacası gayri insanileştirilmiş halde tutmaktır.” (s. 304)

Edward Said, ilk kez İngiltere'de 1970'te yayımlanan, Şarkiyatçılığın yerleşik inançlarının beylik bir temel yapıtı olan iki ciltlik Cambridge İslam Tarihi'ne de geniş yer ayırırken, kitabı neredeyse yerden yere vuruyor ve şöyle diyor: “Birbirinden kopuk parçalardan oluşma tüm bir girişimden, Cambridge İslam Tarihi'nden arta kalan şey de, Şarkiyatçılığın kadim hakikatidir: İslamın insanlarla değil metinlerle ilintili olduğu fikridir.” (s. 319)

“Böylesi bey anlar, Şarkiyatçının Şarklı karşısında belirlediği çok daha köklü, güçlü bir farklılığı, Şarkiyatçının yazan, Şarklının ise hakkında yazılan olduğunu görüp hesaba katmakla açıklanabilir. Şarklı için biçilen rol edilgenliktir; Şarkiyatçıya biçilen rol ise, gözlemleme, araştırına gücüne ve benzer güçlere sahip olmaktır; Roland Barthes'ın dediği gibi, bir söylen (ve bu söyleni sürdürenler) kendini (kendilerini) hiç durmaksızın türetebilir(ler). Şarklı sabit, durağan, araştırmaya, hatta kendi hakkında bilgi edinmeye gereksinimi olan bir şey olarak sunulur. Diyalektik ne istenen ne de izin verilen bir şeydir burada. Bir malumat kaynağı (Şarklı) vardır, bir de bilgi kaynağı (Şarkiyatçı); bir yanda bir yazar vardır, öte yanda hakkında bir şeyler yazılmasa atıl kalacak olan bir konu. İkisi arasındaki ilişki tamamıyla bir iktidar meselesidir; bu konuda birtakım imgeler de geliştirilmiştir.” (s. 322-323)

Edward W. Said’in bu kitabı aynı zamanda Şarkiyatçılık çalışmaları üzerinde iyi bir söylem analizidir. Birçok yerde aldığı alıntılara söylem analizi uygular. Böyle söylem analizine iyi bir örnek:

“Araplar şimdiye değin, disiplinli ve kalıcı bir birlik kurma becerisine sahip olmadıklarını kanıtladılar. Ortak heyecan patlamaları yaşarlar, ama sabır gösterip çoğunlukla gönülsüz katıldıkları ortak girişimleri sürdürmezler. Örgütlenme ile işleyişte eşgüdüm ve uyum eksikliği sergilerler; kaldı ki birlikte çalışma yeteneği ne sahip olduklarını da gösterebilmiş değillerdir. Ortak yarar ya da karşılıklı çıkar sağlayacak ortaklaşa hareketler yabancıdır Araplara. (Sania Hamady’den alıntı)

Bu cümlelerin biçemi, Hamady'nin kastettiğinden fazlasını söylüyor belki de. "Kanıtlama", "gösterme", "sergileme" gibi fiiller, birer dolaylı tümleç almaksızın kullanılıyor: Araplar kime gösteriyor, kime kanıtlıyor, kime sergiliyor? Açıktır ki, özelde hiç kimseye, genelde de herkese. Söz konusu hakikatlerin, yalnızca ayrıcalıklı, o çevrenin bir üyesi olan gözlemci için apaçık hakikatler olduğunu söylemenin bir başka yoludur bu biçem; zira Hamady, gözlemlerini destekleyen, herkesin ulaşabileceği kanıtlar göstermez hiç. Ayrıca, böylesi anlamsız gözlemler için ne gibi bir kanıt sunulabilir ki? Yazı ilerledikçe Hamady'nin tonundaki özgüven dozu da artar: “Ortaklaşa hareketler yabancıdır Araplara” Kategoriler kesif; savlar daha tavizsiz; Araplarsa bir halk olmaktan çıkıp salt Hamady'nin biçeminin varsayımsal konusuna dönüşmüş durumda. Araplar, müstebit gözlemci için bir vesile olarak var olabilirler ancak: "Dünya benim düşüncemdir.” (s. 324)

Bu arada Said, son bölümde büyük bir yeri Bernard Lewis’i eleştirmeye ayırıyor. Daha fazla eleştiriyi ise kitabın sonundaki 1995 baskısı için yapılan sonsözde yapıyor.

Sonunda ise Said Şarkiyatçılığın yaydığı genelleme, klişeler, kalıpların en büyük tehlikesini ise şöyle özetliyor: “Ne ki Şarkiyatçılık, yanılgılarına kendine özgü acınası diline, pek de gizleyemediği ırkçılığına, yalınkat düşünsel düzeneğine rağmen, yukarıda anlatmaya çalıştığım biçimlere girerek serpilip gelişiyor bugün. Hatta, etkisinin "Şark"a da yayılmış olmasından ötürü endişe duymak için nedenler var: Arapça kitapların, dergilerin sayfaları, "Arap zihni"ne, "İslam"a ve diğer söylenlere dair, Araplar tarafından yapılmış ikinci elden çözümlemelerle dolu (aynı şey Japoncada, çeşitli Hint lehçelerinde ve diğer Şark dillerinde yayımlanan kitaplarda, dergilerde de görülüyor kuşkusuz).” (s. 336)

Öte yandan Said, kitap boyunca birçok yazarı Şarkiyatçı geleneği sürdürmek, Şark’tan farklı ve bağımsız bir Şark imgelemi oluşturmakla eleştiriyor. Ancak yine de bu alanda Şarkiyatçılık geleneklerinden ve ön kabullerinden bağımsız yazarlar ve araştırmacılar olduğunu söylüyor ve onların isimlerini de şöyle sıralıyor: Şarkiyatçılık konusunda övdüğü yazarlar: Jacques Bergue / Maxime Rodison / Abdel Malek / Roger Owen / Clifford Geertz.

Edward W. Said
Şarkiyatçılık (Batı’nın Şark Anlayışları)
Özgün adı: Orientalism (Western Conception of the Orient)
Çev: Berna Ülner
4. Basım
Metis Yayınları
İstanbul
2004
412 sayfa.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder