1 Şubat 2016

George Orwell - Bin Dokuz Yüz Seksen Dört

George Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanını ikinci okuyuşum. Yaklaşık 6-7 yıl sonra okuduğumda aslında neden bazılarına göre zor ama aynı zamanda roman ötesi bir kitap olduğunu bir kere daha hatırlamış oldum.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört bir distopya ya da karşı ütopya olarak nitelendiriliyor. Anlattığı düzen gerçekte yoktur. Ancak bu kurmaca distopya dünyada yaşananların bir çoğunu ya geçmişte görmüşüz ya da görmekteyiz. Belki bir kısmını da gelecekte göreceğiz.

Peki dünya genelindeki düzen nasıldır? Üç devlet tarafından bölünmüş, hepsi bir diğerine göre kendisinin daha iyi olduğunu iddia eden, ancak isimleri dışında hepsi bir birinin aynı olan devletler.

Yaşam koşulları üç süper-devlette de birbirinin aynıdır. Okyanusya'daki egemen felsefenin adı İngsos'tur; Avrasya'da buna Neo-Bolşevizm denir; Doğuasya'da ise bunun Ölüme Tapınma diye çevirebileceğimiz, ama belki Özünden Geçmek de diyebileceğimiz Çince bir adı vardır. Bir Okyanusya yurttaşının öteki iki felsefenin ilkelerini öğrenmesine izin verilmez, tam tersine o ilkeleri ahlak ve sağduyuya yöneltilmiş barbarca saldırılar olarak lanetlemesi istenir. Aslında bu üç felsefenin birbirinden pek farkı olmadığı gibi, destekledikleri toplum düzenleri arasında da hiçbir fark yoktur. Her yerde aynı piramit yapısı, yarı kutsal bir öndere tapınma, sürekli savaşa dayanan ve sürekli savaşa hizmet eden bir ekonomi söz konusudur. (s. 227)

Olaylar Okyanusya isimli devlette geçiyor. Dış Parti (Bu ülkede düzen Lider, İç Parti, Dış Parti ve proleterler olacak şekilde kurulmuştu) üyesi olan Winston Smith’in içten içe partiye karşı başkaldırması ve günlük yazması ile başlıyor olaylar. Daha sonra Julia isimli ve yine parti üyesi bir kızla ilişkisini görüyoruz.  Her ikisi de partinin ergeç yaptıklarını öğreneceğini ve onları cezalandıracağını baştan biliyordu. Parti ise her yere yerleştirdiği tele-ekranlar, düşünce polisi ve casuslar aracılığıyla her şeyi hatta düşünceleri bile kontrol altında tutmak istiyor.

Orwell’in bu distopya dünyasında ilk defa karşılaştığımız terimler ya da icatlar var. Bunlardan birincisi az önce de partinin insanları gözetlemek için kullandığından bahsettiğim tele-ekrandır. İnsanlar da artık hayatlarını buna göre yaşıyorlar. Sürekli izlendikleri ve dinlendiklerini bilerek.

“Tele-ekran aynı anda hem alıcı hem de verici işlevi görüyordu. Fısıltıyla konuşmadığı sürece Winston'ın çıkardığı her ses tele-ekran tarafından alınıyordu; dahası, madeni levhanın görüş alanında kaldığı sürece Winston işitilmekle kalmıyor, görülebiliyordu da. Hiç kuşkusuz, ne zaman izlendiğinizi anlamanız olanaksızdı. Düşünce Polisi'nin, kime ne zaman ve hangi sistemle bağlandığını kestirmek çok zordu. Herkesi her an izliyor da olabilirlerdi. Ama size istedikleri zaman bağlanabildikleri açıktı. Çıkardığınız her sesin duyulduğunu, karanlıkta olmadığınız sürece her hareketinizin gözetlendiğini varsayarak yaşamak zorundaydınız; zorunda olmak ne söz, artık içgüdüye dönüşmüş bir alışkanlıkla öyle yaşıyordunuz.” (s. 27)

Okyanusya’da suç olan bir şeyi yapmamış olmak önemli değil, aynı zamanda bunu düşünmemiş olmak da gerekiyor. Bir şeyi düşünmek bile suçtur ki, bunun adı da “düşüncesuçu”dur. Düşünce Polisi de bu suçu önlemek amaçlı her şeyi yapıyor. Cinselliğin yasak olduğu (parti üyeleri için) bu ülkede bunu düşünmek bile suçtur.

Hakkını vererek sevişmek, isyan demekti. Arzu ise düşüncesuçu olarak görülüyordu. Hani, Katharine'de bir istek uyandırmayı başarabilse, kendi karısını baştan çıkarmış gibi olacaktı. (s. 93)

Sistem başta lider (Büyük Birader), İç Parti ve Dış Parti ile proleterler (ayaktakımı) şeklinde kurulmuştu. Büyük Birader’i gören yoktu ancak olağanüstü bilgi ve becerisi sonucu şimdiye kadar “hiç yanılmadan” ülkeyi hep “iyiye” götürmüştü. Aksini ise kimse düşünemezdi. Aksini gösterecek bir bilgi ya da belge olursa ise işe “çiftdüşün” girecektir. Çiftdüşün de düzenin geliştirdiği bir başka yöntemdi. Parti üyeleri bu yöntemle o an düşünmeleri gereken en doğru şeyi düşünmeyi öğrenmişti.

“Var işte!" diye bağırdı.
O'Brien, "Hayır, yok," dedi.
Odanın karşı duvarındaki bellek deliğine gidip kapağını kaldırdı. İnce kâğıt parçası sıcak hava akımında döne döne gitti, derinlerde bir yerde alevlerin arasında yok oldu. O'Brien dönüp geldi.
"Kül oldu," dedi. "Kül olduğunu bile anlamak olanaksız. Toz. Artık yok. Hiçbir zaman da olmadı."
"Ama vardı! Hâlâ da var! Belleğimizde var. Ben anımsıyorum. Siz de anımsıyorsunuz."
"Ben anımsamıyorum," dedi O'Brien.
Winston yıkılmıştı. Çiftdüşün buydu işte. Korkunç bir umarsızlığa kapılmıştı. O'Brien'ın yalan söylediğinden emin olsa, hiç kaygı duymayacaktı. Ama O'Brien'ın fotoğrafı gerçekten unutmuş olması pekâlâ mümkündü.” (s. 281)

Proleterler demişken, toplumun en alt tabakası olarak görülüyor Okyanusya’da. Devlet onların çoğu zaman “suç işlemesine” bile göz yumar. Winston bir gün eğer bu düzen bozulacaksa bunu yapacak gücün proleterlerde olduğunu düşünür. Proleterler ise kitapta yönetici sınıfın gözünden şöyle tarif edilir:

“Doğuyorlar, sokaklarda büyüyorlar, on iki yaşında çalışmaya başlıyorlar, güzelleşip cinsel isteklerinin uyandığı kısa bir gelişme çağının ardından yirmisinde evleniyorlar, otuzunda orta yaşlı insanlar olup çıkıyorlar, altmışına geldiklerinde de ölüp gidiyorlardı. Ağır koşullarda çalışmaktan, boğaz kavgasından, komşularla didişmekten, sinema, futbol, bira ve en önemlisi de kumar yüzünden kafalarını çalıştırmaya fırsat bulamıyorlardı. Onları denetim altında tutmak hiç de zor değildi.” (s. 96)


Tele-ekran, çiftdüşün, düşüncesuçu dedik ancak en önemlisini unuttuk. Okyanusya aynı zamanda bütün bu düşünce suçlarını önlemek için yeni bir dil de geliştirmiştir. Kelimeler yok edilerek insanların düşünme yeteneği de yok edilmek amaçlanıyor. Eğer “suç” sayılabilecek kelimeler yok edilirse kimse düşüncesuçu işleyemez. Bu yeni dile de Orwell “newspeak” adını vermiştir. Benim okuduğum çeviride “newspeak” “yenisöylem” olarak çevrilmiştir. Ancak yine Can Yayınları tarafından basılan Nuran Akgören çevirisinde “yenikonuş” olarak görüyoruz bu yeni dilin ismini. 1960 yılında Milli Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekâleti) tarafından yapılan çeviride ise “newspeak” “yenidil” olarak tercüme edilmişti. Bu yeni dil ise şöyle tarif ediliyor:

“Bana öyle geliyor ki, sizler asıl işimizin yeni sözcükler icat etmek olduğunu sanıyorsunuz. Oysa ilgisi yok! Sözcükleri yok ediyoruz; her gün onlarcasını, yüzlercesini ortadan kaldırıyoruz. Dili en aza indiriyoruz. On Birinci Baskı'da, 2050 yılından önce eskiyecek tek bir sözcük bile bulunmayacak." (s. 75)

“Sözcükleri yok etmek harika bir şey. Hiç kuşkusuz, asıl fazlalık fiiller ve sıfatlarda, ama atılabilecek yüzlerce isim de var. Yalnızca eşanlamlılar değil, karşıt anlamlılar da söz konusu. Bir sözcüğün karşıt anlamlısına ne gerek var ki? Kaldı ki, her sözcük karşıtını kendi içinde barındırır. Örneğin, 'iyi' sözcüğü. 'İyi' sözcüğü varken, 'kötü' sözcüğüne neden gerek duyalım ki? 'İyideğil' dersin, olur biter; hatta daha da iyi olur, çünkü 'iyideğil' 'iyi'nin tam karşıtı, 'kötü' ise tam karşıtı değil. Ya da 'iyi'nin yerine daha güçlü bir sözcük istiyorsan, 'mükemmel' ve 'fevkalade' gibi belirsiz ve yararsız sözcük kullanmanın ne anlamı var? 'Artıiyi' aynı anlamı karşılıyor; ya da, daha da güçlü bir sözcük istiyorsan, 'çifteartıiyi' diyebilirsin. Kuşkusuz, bu sözcükleri daha şimdiden kullanıyoruz; ama Yenisöylem son biçimini aldığında bunlardan başka hiçbir sözcük kullanılmayacak. Sonunda, iyilik ve kötülük kavramları yalnızca altı sözcükle karşılanıyor olacak; aslına bakarsan, tek bir sözcükle. Bilmem, işin güzelliğini görebiliyor musun, Winston?" Bir an durdu ve sonradan aklına gelmişçesine ekledi: "Tabii ki B.B.'nin fikriydi bütün bunlar." (s. 76)

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü anlatmakla bitmez. Ancak okunursa gerçekten ne demek istediği anlaşılabilir. Çoğu kişi bu romanı totaliter sistemleri eleştiren bir kitap olarak görüyor. Ancak dikkatle okunursa ister totaliter, komünist isterse de kapitalist ve demokratik sistemlerinin hepsinin eleştirisini kitapta bulmak mümkün.

George Orwell
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Çev: Celâl Üster
39. Basım
Can Yayınevi
İstanbul
2013
350 sayfa.

6 yorum:

  1. Yıllar önce okuduğum ama benimde tekrar okumak istediğim bir roman. Yorumun da çok güzel olmuş. Teşekkürler :)

    YanıtlaSil
  2. Ne zamandır Orwell okumuyorum, canım çekti.:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Her okuduğunda farklı bir şeyler katan yazardır.

      Sil
  3. İki defa okuduğum. Her ikisinde de çok keyif aldığım, uzun uzun düşündüğüm bir kitap. Yorumunuz da çok iyi olmuş. Kaleminize sağlık

    YanıtlaSil